Ermeni soyunun 1915'te imhasında, 1895 ve diğer yıllardaki katliamlarda Türk harekâtlarına engel oluşturmayan bazı zorluklar yaşanmıştı. Daha önceki olaylar sırasında Ermeniler çok az güce ve direnme yöntemlerine sahiptiler. O günlerde Ermenilerin askeri eğitim almasına, Türk ordusunda görev yapmalarına ve askeri rütbeler almalarına izin verilmemekteydi. Daha önce de söylediğim gibi, 1908’de devrimciler idareyi ele geçirdiklerinde bu tür ayrımcı uygulamalara son verilmişti. Hıristiyanların o dönem silahlanmalarına izin verilmesine paralel olarak, eşitlik ve özgürlük heveslisi otoriteler de, onları böyle davranmaya özendirdiler. Bu yüzdendir ki, 1915lerin başlarında her Türk şehri, askeri anlamda eğitim almış, tüfek, tabanca ve farklı savunma silahları taşıyan binlerce Ermeni ile doluydu. Van’daki operasyonlar bir kez daha bu insanların silahlarını uygun bir menfaat uğruna kullanabileceklerini açığa vurdu. Böylece bu seferki Ermeni Katliamının Türklerin savunmasız Ermeni kadın ve erkeklerine yapmayı çekinmedikleri toptancı bir kasaplık niteliğinden sıyrılıp daha ziyade bir savaş olacağı aşikâr hale geldi. Eğer bir soyun katliam planı başarılıyla olacaktıysa, bunu için atılması gereken iki başlangıç adımı vardı: tüm Ermeni askerlerini güçsüz hale getirmek ve bütün şehirlerdeki ve köylerdeki tüm Ermenilerin silahlarını elerinden almak. Ermenistan’ı kılıçtan geçirmeden önce, Ermenistan savunmasız hale getirilmeliydi.
1915lerin başlarında Türk ordusunda görev yapan Ermeni askerlerinin statülerinde değişiklikler oldu. Bu zamana kadar çoğu savaşçı olan bu insanlar şimdi rütbelerinden mahrum edilmiş ve sıradan işçilere dönüştürülmüşlerdi. Ülkeleri için daha önce topçu ve süvari olarak hizmet veren bu eski askerler, bundan sonra kendilerinin yol işçisi ve hamal olarak çalışacaklarını keşfediyorlardı. Ordunun tüm levazımatını sırtlarında taşıyan bu insanlar, taşıdıkları ağır yükün altında tökezlerken bir taraftan da Türklerin süngü ve kamçıları altında kendi yorgun ve tükenmiş bedenlerini Kafkas dağları arasında taşımaya mecbur ediliyorlardı. Bu insanlar bazen kendi yollarını açmak için, yükleriyle beraber bellerine kadar karın içine saplanıp, yürümek zorunda kalıyorlardı. Bu insanlar hemen hemen günün tümünü açık havada geçirmek zorunda olup, sadece nadir olarak angaryacılarının sonu gelmeyen dürtmeleri kesildiğinde toprak üzerinde geceleyip uyuma şansını yakalıyorlardı. Onlara verilen sadece ekmek kırıntılarıydı; kendilerini kötü hissettiklerinde düştükleri yerde terk ediliyorlardı. Belki de başlarındaki Türk zalimlerin onları bu kadar uzun süre durdurmalarının sebebi kıyafetlerine varıncaya dek onlara ait her şeyi çalmak istemeleriydi. Sağ kalanlardan menzile ulaşmayı başaranlar olduğunda ise, onların da orada katledilmesi hiç de az rastlanır bir şey değildi. Ama Ermeni askerler çoğu kez daha da süratli bir şekilde bertaraf ediliyorlardı; çünkü hemen oracıkta vurulmaları genel bir uygulama haline gelmişti. Neredeyse her durumda aynı yöntem uygulanıyordu.Şuradan ya da buradan toplanan 50 veya 100 kişilik küçük gruplardan oluşan insanlar toplanacak, dörtlü gruplar halinde birbirlerine bağlanacak, daha sonra da köylerine az mesafe uzaklıkta olan ıssız, içerlek yerlere doğru yürütüleceklerdi. Daha sonra aniden bir tüfek sesi dolduracaktı havayı ve refakatçi görevinde olan Türk asker kasvetli ve iç karatıcı bir yüzle görev mahaline geri dönecekti. Cesetleri gömmeye gönderilenler genel olarak değişmeyen bir manzarayla, çıplak bedenlerle karşılaşacaklardı, çünkü alışılagelmiş olarak Türkler o insanların tüm kıyafetlerini çalmış olacaklardı. Dikkatimi çeken olaylardan biri de, katillerin bu insanları vurmadan önce onları kendi mezarlarını kazmaya zorlayarak, kurbanların acılarına bir yenisini eklemeleriydi.
Konsoloslarımız raporlarından birinde yer alan ve halen Amerika Dışişleri Bakanlığı kayıtlarının bir bölümünü oluşturan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Temmuz ayının başlarında 2,000 Ermeni 'amele'si Harput'tan yol yapımına sevk edildi. Kasabanın Ermenileri bunun ne anlama geldiğini anladılar ve Validen merhamet dilediler. Fakat Vali adamların bir zarar görmeyecekleri konusunda ısrarlıydı ve hatta Alman misyoneri Ehemann'dan eski askerlerin korunacağına dair onur sözü vererek, paniğin önlenmesi için yardım bile istedi. Ehemann Valiye inandı ve halkın korkusunu yatıştırmak için elinden geleni yapmaya çalıştı. Fakat neredeyse bu 2,000 kişinin tümü katledildi ve cesetleri bir mağaraya atıldı. Sadece bazıları kaçabildiler, bu sebepten dolayı da katliam haberleri tüm dünyaya yayılmaya başladı. Sadece birkaç gün sonra, 2000 kişilik bir asker grubu daha Diyarbakır'a gönderildi. Bu adamları araziye göndermelerini istemelerinin tek nedeni onları orada kolaylıkla katledilebilecek olmalarıydı. Direnme veya firar etme gücünü bulamamaları için bu zavallılar sistemli bir biçimde aç bırakıldılar. Hükümet görevlileri kafilenin önünden giderek Kürtlere kafilenin yaklaştığını bildirip, gereken görevlerini yapmaları konusunda onlara emirler verdiler. Bu aç ve zayıf düşmüş insanların üstüne yalnızca Kürt aşiret üyeleri dağlardan çullanmakla kalmadılar, aynı zamanda Kürt kadınları da Hıristiyan öldürüp Allah katında sevaba girmek için kasap bıçaklarıyla bu insanlara saldırdılar. Bu katliamlar sıra dışı veya gizli kapaklı gerçekleştirilen olaylar değildiler; bu anlattığım olay kadar daha pek çok korkunç öykü sıralayabilirim. Bütün imparatorlukta yürütülen sistematik bir mücadele vardı. Bu mücadele, yalnızca yeni bir Ermeni nesli üretebilecek tüm kadınları ortadan kaldırma amacı değil, nüfusun zayıflatılan halkasını kolay bir av haline getirmek amacıyla tüm sağlıklı erkekleri öldürme hedefini de taşıyordu.
Resim 43. Abdülhamit. Tarihte "kızıl Sultan" olarak bilip, Gladstone tarafından "muhteşem katil" olarak adlandırılmıştır. Onun Ermeni sorunundan kurtulmak için geliştirdiği devlet politikası tüm Ermeni ulusunu yok etmekti. Onu bu görevi tamamlamasını engelleyen sadece İngiltere'ye, Fransa'ya, Rusya'ya ve Amerika'ya duyduğu korkuydu. Onun halefleri olan Enver ve Talat bu ülkelere karşı daha fazla korku duymayarak, hedeflerindeki programı daha başarılı bir şekilde sürdürdüler.
Resim 44. Ermeni yurdunun kendine has görünüşü.
Silahsız askerlere yönelik gerçekleştirilen bu katliamlar son derece korku verici olsa da, silah gizlediğinden kuşku duyulan Ermenilere uygulanan muameleyle kıyaslanıldığında lütuf ve adil sayılırdı. Hıristiyanlar köylere ve kentlere herkese silahlarını karargâhlara getirmesini emreden duvar ilanları yapıştırılmaya başlandığında doğal olarak korkmaya ve paniklemeye başladılar. Bu emir bütün vatandaşlar için geçerli olsa da, Ermeniler Müslüman komşularının silah bulundurmalarına izin verilirken, kendilerinin savunmasız kalmaları halinde başlarına neler geleceğini, sonucun ne olabileceğini gayet iyi anlayabiliyorlardı. Ancak baskı altındaki insanlar çoğu zaman emre itaat ettiler, ardından Türk görevliler onların bir "ihtilal" planlanmakta olduklarının kanıtı olarak büyük bir mutlulukla tüfeklere el koydular ve kurbanları ihanet suçlamasıyla cezaevine attılar. Binlerce Ermeni çok basit bir sebepten dolayı silah teslim etmedi, çünkü teslim edecek hiç silahları yoktu; oldukça çok sayıda insansa vermeyi inatla reddetti, reddetmelerinin sebebi herhangi bir isyana kalkışacaklarından değil, planlanmakta olan zulme karşı yaşamlarını ve kadınlarının ırzını korumak idi. Boyun eğmeyen bu kişilere uygulanan ceza modern tarihin en korkunç gerçeklerinden biri olmuştur. Aramızdan birçoğu işkencenin idari ve adli bir önlem olarak uzun süre yürürlükte kalmış olduğuna inanıyoruz, ancak ben tüm bunların yanında o sıralar tüm Türkiye'de gerçekleştirilenlerin, en az karanlık çağlarda yaşanan korkunç sahneler kadar berbat olduğuna da inanıyorum. Türk Jandarmalar için hiçbir kutsallık yoktu; saklanmış silahları arama bahanesiyle kiliseleri yağmalıyor, minberlere ve kutsal eşyalara son derece kötü davranıyor ve hatta Hıristiyan ayinlerini taklit eden ayinler düzenleyip, onlarla alay ediyorlardı. Hükümete karşı kışkırtma hareketinin merkezinde oldukları iddiasıyla papazları bayıltana kadar dövüyorlardı. Kiliselerde hiç silah bulamadıklarında, bazen piskopos ve papazları tabanca, tüfek ve kılıçla silahlandırıp, kanuna rağmen silah bulundurmaktan divanı harbi örfiye çıkartıyorlar ve onları fanatik serserilerin ağına düşürmek için sokaklarda yürütüyorlardı. Jandarmalar kadınlara da erkeklere davrandıkları gibi acımasız davranıyorlardı. Silah saklamakla suçlanan kadınların çırılçıplak soyularak yeni kesilmiş dallarla kırbaçlandığına dair pek çok kayıt vardır ve bu dayaklar çocuklu kadınlara bile atılıyordu. Bu aramalarda şiddet o denli yaygındı ki, Ermeni kadın ve kızları, daha jandarmalar yaklaşırken ormana, tepelere veya dağlardaki mağaralara kaçıyorlardı.
Her yerde süregelen aramalara hazırlık olarak, köy ve kasabalardaki güçlü adamlar tutuklandı ve hapse atıldılar. Burada işkenceciler kurbanlarının "ihtilalci" olduklarını, itiraf etmelerini ve silahlarını gizledikleri yerleri ifşa etmelerini sağlamak için tüm zalim hünerlerini gösterdiler. En yaygın uygulama, mahkûmu, her iki yanda birer memurun durduğu bir odaya almaktı. Sonra falaka başlıyordu. Bu, Doğu'da pek yaygın bir işkence usulüdür. Başlangıçta pek acı hissedilmez; fakat zaman geçtikçe acı giderek artar, ayaklar şişerek patlar ve bu muameleye maruz kalındıktan sonra çoğunlukla ayaklar kesilmek zorunda kalınır. Jandarmalar Ermeni kurbanlarını kendinden geçene kadar falakaya çekerlerdi; sonra yüzüne su dökerek onu ayıltmaya çalışırlar ve tekrar falakaya başlarlardı. Eğer kurbanlarına istediklerini itiraf ettirmeyi başaramazlarsa, kullanabilecekleri daha çok başka yöntemleri vardı. Örneğin kaş ve sakallarını tek tek yoluyorlar, el ve ayak tırnaklarını söküyorlar, göğsünü kızgın demirle dağlıyor, kızgın kerpetenle etlerini kopartıyor ve ardından yaraya kızgın yağ döküyorlardı. Bazen İsa'nın Çarmıha gerilmesini taklit ederek el ve ayaklarından tahtaya çakıp, kurban acıdan kıvranırken bağırıyorlardı: "Hadi, İsa gelsin de yardım etsin sana!"
Bu ve burada anlatmaya çekindiğim farklı işkenceler genelde geceleri yapılıyordu. Türkler cezaevlerinin çevresine toplatılıp, zurna ve davul çaldırıyorlardı, böylece kurbanların çığlıklarının köylülere ulaşmasını engelliyorlardı.
Ermenilerin bu acılara dayanabildikleri ve teslim edecek silahları olmadığı için teslimi reddettikleri binlerce olay vardır. Ancak yine de işkencecilerini ikna edemiyorlardı. Dolayısıyla aramaya gelenler olacağı haberleri duyulunca, Ermeniler Türk komşularından silah satın almaya çalışıyorlardı, böylece arama olduğunda silahları teslim ederek bu korkunç işkenceden kurtulabiliyorlardı.
Bir gün yapılan tüm bu işkenceleri dile getiren sorumlu bir Osmanlı görevlisiyle bu muamele tarzını tartışıyordum. Bu olayları Hükümetin kışkırttığını ve bütün resmi görevdeki Türkler gibi onun da nefret edilen ırka yönelik bu davranış tarzını içtenlikle onayladığını gizlemeye çalışmadı. Bana tüm bu ayrıntıların İttihat ve Terakki Cemiyetinin merkezinde geceler boyu görüşülen konular olduğunu söyledi. Her yeni acı çektirme yönteminin parlak bir icat gibi görülüyor ve düzenli katılımcılar yeni bir işkence keşfetmek için beyinlerini patlattıklarından bahsetti. İspanyol Engizisyonunun ve başka tarihi işkence kurumlarının kayıtlarını bile incelediklerini ve oralarda bulunan tüm teknikleri kullanmaya karar verdiklerini söyledi. Bu tüyler ürpertici yarışmanın galibinin kim olduğunu açıkça söylemedi fakat faaliyetlerinden daha önce de bahsettiğim Van Valisi Cevdet Bey'in ünü tüm Ermenistan'a yayılmıştı. Cevdet bu ülkenin her köşesinde "Başkale nalbandı" olarak biliniyordu çünkü bu işkence uzmanı, Ermeni kurbanlarının ayaklarına at nalı çakarak, bütün işkenceler arasında başyapıt olabilecek bir işkence yöntemi keşfetmişti.
Ancak o dönemin gazetelerinde anlatılan olaylar Ermeni mezalimini tam olarak oluşturmamaktaydılar, sözü edilen şeyler ırkın imhasının hazırlık aşamalarıydı sadece. Jön Türkler selefleri Abdülhamit'ten daha becerikli davranıyorlardı. Tahtan indirilen Padişahın emri sadece "Öldür, öldür" iken, Osmanlı demokrasisi yepyeni bir plan oluşturmuştu. Tüm Ermeni ırkını katletmek yerine tehcir etmeye karar vermişlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun güneyinde ve güneydoğusunda Suriye çölü ve Mezopotamya vadisi yer alır. Bu bölgenin bir kısmı bir zamanlar gösterişli bir uygarlığa sahne olmuştu, fakat son beş yüzyıldır Türk egemenliğine tabi ülkelerle aynı alın-yazısını paylaşmıştı ve şimdi kent ve kasabası olmayan, hayata dair izler bulunmayan ve sadece birkaç vahşi ve bağnaz Bedevi aşiretin yaşadığı, kasvetli, ıssız bir yere dönüşmüştü. Bu çölü, yalnızca çok çalışkan işçiler, uzun yıllar harcayarak herhangi bir halkın yaşayabileceği katlanılabilir bir yer haline getirebilirlerdi. Merkezi Hükümet imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde yaşayan iki milyondan fazla Ermeni'yi toplama ve onları bu ıssız bölgeye sürme niyetini ilan ediyordu. Bu tür bir tehcir hareketine girişmeleri halinde, gaddarlık ve adaletsizliğin doruğuna ulaşılmış olacaktı. Aslına bakarsak, Türklerin kuracakları bu yeni ülkeye Ermenileri yerleştirmek gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmamıştı. Çoğunluğunun asla varamayacağını ve varmayı başaranların da açlıktan veya susuzluktan öleceklerini veya vahşi Müslüman çöl aşiretlerince öldürüleceklerini biliyorlardı. Tehcirin gerçek amacı soygun ve imhaydi, bunların yanı sıra da gerçekten yeni bir katliam yöntemini temsil ediyordu. İttihatçı otoriteler tehcir emrini vererek, bir ırkın ölüm ilanını çıkartmış oluyorlardı, bunu çok iyi biliyorlar ve benimle olan sohbetlerinde bu gerçeği hiçbir şekilde saklamaya kalkışmıyorlardı.
Kongre Kütüphanesine ait bir fotoğraf
Tehcirlere 1915 yılının ilkbahar ve yaz ayları boyunca devam edildi. İstanbul, İzmir ve Halep gibi büyük kentler bu uygulamalardan ayrı tutuluyordu; fakat bunların dışında, tek bir Ermeni ailesinin bile yaşadığı hemen bütün yerler şimdi bu anlatılamaz trajedilere sahne oluyordu. Eğitimi veya serveti ne olursa olsun, hangi sosyal sınıfa mensup olduğuna bakılmaksızın, tek bir Ermeni bile emrin dışında tutulmadı. Bazı köylere, bir veya iki gün önceden tüm Ermeni halkının belirtilen tarihte halka açık bir yerde hazır bulunmasını emreden ilanlar asıldı ve başka yerlerde de emri iletmek üzere sokaklarda tellallar dolaştırıldı. Bazı köylerde ise en küçük bir uyarıda bile bulunulmadı. Jandarmalar herhangi bir Ermeni'nin evinin önüne geliyor ve evdekilerin kendilerini izlemesi emrini veriyorlardı. Ev işleriyle meşgul kadınları kıyafetlerini bile değiştirmelerine izin vermeden götürüyorlardı. Polisin halka hissettirdiği duygu, Vezüv'ün lavlarının Pompei'nin üstüne çöktüğü andaki duyguya benziyordu. Kadınlar leğenlerin başından, çocuklar yataklarından alınıyor, ekmekler ocakta kalıyor, yemekler yarım bırakılıyor, öğrenciler kitapları açık halde okullardan çıkartılıyor ve erkekler sabanlarını tarlalarda, sürülerini dağların eteklerinde bırakmaya zorlanıyordu. Yeni doğum yapmış kadınlar bile bebeklerini yataklarında terk ederek evden çıkmak ya da yavrularını bırakmadan, onları kucaklarına alıp, panik içindeki kalabalığa karışmak zorundaydılar. Aceleyle kapabildikleri bir şal, bir battaniye, belki bir-iki lokma yiyecek gibi şeyler evlerinden alabildikleri yeğâne şeylerdi. Endişeyle yönelttikleri "Nereye gidiyoruz?" sorularına jandarma tek bir cevap veriyordu: "İçerlere doğru."
Bazı hallerde mültecilere özel eşyalarını ve ev eşyalarını elden çıkartabilmeleri için birkaç saat, çok nadir durumlarda birkaç gün veriliyordu. Elbette bu da bir tür soygun anlamına gelmekteydi. Ermeniler sadece Müslümanlara satış yapabilirlerdi ve hem alıcı hem de satıcılar, bir ömre ait birikimleri elden çıkartmak için sadece bir ya da iki günlerinin olduğunu bildiklerinden dolayı, fiyatlar değerlerin çok altında oluyordu. Dikiş makineleri bir-iki dolar ediyorlardı yalnızca. Bir sığır bir dolara gidiyor, bir ev dolusu mobilya neredeyse para bile etmiyordu. Çoğu zaman Ermenilerin bu komik fiyatlara bile satış yapmaları veya Türklerin satın almaları yasaklanıyordu; Hükümetin, mecburen geride bırakacakları borçlarını ödemek için eşyalarını satmayı planladığı ileri sürülerek, mobilyalar mağazalara konuluyor veya yağmaya elverişli kamuya açık yerlerde toplatılıyordu. Hükümet yetkilileri Ermenilere tehcirin geçici olduğunu, savaştan sonra tekrar geri getirileceklerini, dolayısıyla evlerini satmalarına izin verilmeyeceğini de söylüyorlardı. Ermeni mahallelerine Türkiye'nin farklı yerlerinden getirilen Müslüman muhacirler yerleştirilmeye başlandıklarında, eski mal sahipleri köyü güç bela, ancak terk edebilmişlerdi. Aynı şekilde para, yüzük, saat ve mücevher gibi tüm değerli eşyalar, daha güvenli saklanabilmeleri için ve dönüşlerinde geri verilmek üzere polis karakollarında "emanete" alınıyor ve ardından Türkler arasında paylaştırılıyordu. Ancak Ermeni muhacirler bu soygunları pek umursamıyorlardı, çünkü gözlerinin önünde çok daha korkunç ve acı verici sahneler yaşanıyordu. Erkeklerin sistematik imhası devam ediyordu; daha önce belirttiğim zulümlerden geçen erkekler şimdi başka türlü şiddetle karşı karşıya idiler. Kafileler yola çıkmadan önce genç erkekleri ailelerinden ayırmak, onları dörderli gruplar halinde bağlamak, yerleşim yerinin dışına götürmek ve orada kurşuna dizmek olağan hale gelmişti. Halkın önünde yargılanmadan insanlar asılıyordu, tek bir gerekçe vardı asılanların Ermeni asıllı olması. Jandarmalar, eğitimli ve etkin kişileri yok etme konusunda özellikle bir arzu duyuyorlardı. Amerikan konsolosları ve misyonerlerinden bu tür eylemlerle ilgili raporlar alıyordum devamlı. Aktardıkları olayların çoğunu yaşamım boyu unutamayacağım. Ankara'da on beş ile yetmiş arasındaki tüm Ermeni erkekleri tutuklandı, dörderli gruplar halinde bağlandı ve Kayseri'ye götürülmek üzere sevk edildiler. Beş ya da altı saatlik bir yolculuktan sonra tenha bir vadiye ulaşmışlardı ki, bir grup köylü sopa, çekiç, balta, tırpan, testere ve belle üzerlerine saldırdı. Bu alet edevat tabanca ve tüfekten daha acil bir ölüme neden olmanın dışında, Türklerin ifadesiyle, çok daha tasarrufluydu, çünkü barut ve kovan gerektirmiyordu. Böylelikle, varlıklı ve yetişkin tüm erkekler dâhil olmak üzere, Ankara'nın erkek nüfusu yok edildi ve ölümcül biçimde sakatlanmış vücutları, vahşi hayvanların bulunduğu vadiye terk edildi. Bu eylemin tamamlanmasının ardından köylüler ve jandarmalar yerel bir kahvede toplandı, notlarını karşılaştırıp, öldürdükleri "gâvur" sayısıyla övündüler. Trabzon'da adamlar mavnalara doldurulup, Karadeniz'e götürtüldüler; jandarmalar onları mavnalarda vurup, cesetlerini denize döktüler.
Dolayısıyla kafilelerin yola çıkması için hareket emri verildiğinde, kafile sadece kadın, çocuk ve yaşlı erkeklerden oluşuyordu. Gelecekte onları kaderlerini yok etmeye götüren yolundan koruyabilme ihtimali olan herkes yok edilmişti. Ahali yola çıktığında, kentin valisi alay edercesine "iyi seyahatler" diliyordu. Kafile harekete geçmeden önce kadınlara Müslüman olmaları teklif ediliyordu. Bazıları yeni dini kabul etseler bile sıkıntıları bitmiyordu. Dönmeler, mümin olarak yetiştirilmelerine rıza göstererek çocuklarını Müslüman Yetimhanelere bırakmaya zorlanıyorlardı. Ardından kendilerinin de Hıristiyan kocalarını bırakıp Müslümanlarla evlenerek samimiyetlerini göstermeleri gerekiyordu. Eğer iyi bir Müslüman kendisini eş olarak almazsa, o zaman o kadın yine de sevk ediliyordu.
Resim 45. Van Gölündeki bir balıkçı köyü. Bu bölgeden yaklaşık 55 bin Ermeni katledildi.
Resim 46. Van'daki Halk fırını etrafında toplanmış insanlar ekmek alabilme ümidiyle bekliyorlar. Bu insanlar daha önce bilgilendirilmeden evlerinden alındılar ve çöle doğru yürümeye zorlandılar. Binlerce çocuk ve kadın hatta erkek bu zorunlu tehcir sırasında, sadece açlık ve kötü yolculuk şartlarından dolayı değil, aynı zamanda "muhafızları"nın insanlık dışı zulmü sebebiyle öldüler.
Başlangıçta Hükümet bu kalabalığı korumak için biraz eğilim gösterdi. Subaylar onları genellikle, bazıları birkaç yüz, bazıları birkaç bin olmak üzere kafilelere ayırdılar. Bazı yerlerde sivil görevliler insanların yanlarına alabilmeyi başarabildikleri ev eşyalarını taşıyacak kağnılar sağladılar. Görünüşte kafilelere rehberlik etmek ve onları korumak için her kafileye jandarma muhafız birliği eşlik ediyordu. Kollarında veya sırtlarında bebeklerini taşıyan giyinik kadınlar bastonların desteğiyle yürüyen ihtiyar adamlarla yan yana yürüyorlardı. Çocuklar yalnız yürütülüyordu, herhalde bu da eğlenebilmek için yeni bir şekildi. Daha varlıklı muhacirlerin yanlarında belki bir at veya bir eşek oluyordu; bazı çiftçiler yanlarında yürüteceği bir sığır veya bir koyun kurtarmayı başarmışlardı ve bu karmakarışık alayda köpek, kedi, kuş gibi evcil hayvanları da görebiliyordunuz. Binlerce Ermeni kenti ve köyünden oluşturulan bu umutsuz kafileler yola koyuldu; güneye giden bütün yollar onlarla doldu; geçtikleri her yerde toz bulutları kalkıyor ve arkada çöpler, tabureler, battaniyeler, çarşaflar ve başka şeyler kalıyordu. Kafileler hareket ettiğinde muhacirler biraz insana benziyorlardı; ancak birkaç saat sonra yolun tozu yüzlerine ve giysilerine yapışmaya başlıyor, ayakları çamur içinde kalıyordu ve yorgunluktan iki büklüm ve "muhafızları"nın acımasızlığı karşısında çılgına dönmüş gruplar yeni ve tuhaf bir hayvan türüne benzemeye başlıyorlardı. Ancak, 1915 yılının Nisan ayından Ekim ayına kadar geçen altı ayda Anadolu'daki hemen tüm karayolları bu tuhaf görüntülü sürgün gruplarıyla doldu. Onları, her vadiden geçerken ve hemen her dağın eteklerini tırmanırken görebilirdiniz; nereye gittiklerini bilmeksizin durmadan yürüyüp duruyorlardı ama sonunda tüm yollar ölüme götürüyordu. Köyler, kasabalar, ardı ardına daha önce detaylarıyla anlattığım korkunç koşullar altında Ermeni nüfusundan temizleniyordu. Bu altı ay boyunca, bilindiği kadarıyla, yaklaşık 1.200.000 insan Suriye çölüne doğru yola düştü.
Atalarının 2.500 yıldır yaşadıkları evlerinden ayrılırken, "bizim için dua edin," diyorlardı. "Bu dünyada tekrar görüşemeyiz, ama bir gün mutlaka karşılaşırız. Bizim için dua edin!"
Kongre Kütüphanesine ait bir fotoğraf
Mezalim başladığında, hemen hiçbir Ermeni, doğup büyüdüğü köyü henüz terk etmemişti. Yolculuk yaptıkları yollar olsa olsa eşek patikasında biraz daha iyi haldeydi, birkaç saat önce düzenli bir yürüyüş alayı olarak başlamış olan şey kısa süre içinde dağınık bir kalabalık halini aldı. Kadınlar çocuklarından, kocalar karılarından ayrı düşüyorlardı. Yaşlılar kısa zamanda aileleriyle bağlantıyı kaybettiler ve savunmasız, ayakta duramayacak hale geldiler. Kağnıların sürücüleri, alacaklarını son kuruşuna kadar aldıktan sonra, taşıdıkları insanların ve eşyaları ansızın aşağıya attılar ve başka kurbanlar almak üzere köye döndüler. Böylece kısa bir süre sonra genci-yaşlısı, hemen herkes yola yürüyerek devam etmek zorunda kaldı. Hükümetin, güya sürgünleri korumak üzere göndermiş olduğu jandarmalar birkaç saat içinde işkenceci olup çıkıyorlardı. Yürüyüşü yavaşlattığını gördükleri kişileri süngüleriyle dürtüyorlardı. Dinlenmek için durmaya kalkışanlar veya bitap düşüp yere yığılanlar, acımasızca kalabalığa katılmaya zorlanıyorlardı. Jandarmalar hamile kadınları bile süngülüyorlardı, sık sık olduğu gibi, eğer içlerinden biri doğum yapacak olursa hemen kaldırılıyor ve yürüyüşe devam etmeye zorlanıyordu. Tüm yolculuk boyunca Müslüman mukimlerle aralıksız sürtüşmeler yaşandı. Jandarma müfrezeleri, Kürt aşiretlerine kurbanların yaklaştığını bildirmek üzere önden gidiyordu ve köylüler de uzun süredir bekledikleri fırsatın geldiğinden haberdar oluyorlardı. Hükümet cezaevlerini bile açmış ve yaklaşan Ermenilere karşı iyi birer Müslüman gibi davranacaklarından emin olduğu mahkûmları serbest bırakmıştı. Dolayısıyla her kafile refakatçi jandarmalar, köylüler, aşiretler ve çeteler olmak üzere çeşitli sınıflardan düşmanlar karşısında bir ölüm kalım savaşımı veriyordu. Ve unutmamalıyız ki, bu yolcuları savunabilecek erkeklerin hemen hepsi öldürülmüş veya amele olarak askere alınmıştı ve sürgünlerin tüm silahlarına yolculuk başlamadan önce sistematik bir biçimde el konulmuştu.
Kurbanlar başlangıç noktasından itibaren birkaç saat ilerlemişlerdi ki, Kürtler dağlardaki yerleşim yerlerinden indiler. Yeniden kızların üstüne çullanarak, peçelerini kaldırdılar ve güzel olanları tepelere kaçırdılar. Arzularına alet edebilecekleri çocukları kaçırdıktan sonra kalanların tümünü de acımasızca soydular. Sürgünlerin yanlarında para veya yiyecek varsa onları da alarak hepsini açlığa mahkûm ettikten sonra onlar umutsuzca dua ederken ortamı terk ettiler. Giysilerini çıkartıp, çalıyor hatta bazen hem erkekleri hem kadınları tamamen çırılçıplak bıraktılar. Kürtler, bütün bunları yaparken, rahatça adam öldürüyorlardı, kadın ve yaşlı erkeklerin çığlıkları da bu korkunç ortamı daha da dayanılmaz kılıyordu. Açık arazideki saldırılardan kaçmayı başaranları Müslüman köylerde yeni korkular bekliyordu. Köylerdeki Türk kabadayılar kadınlara saldırıyor, emellerine nail olduktan sonra çıldırmanın eşiğinde sayıklarken onları, ölüme terk ediyorlardı. Sürgünler veya sağ kalmayı başaranlar öylesine korku dolu bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah tekrar yola koyuluyorlardı. Jandarmaların acımasızlığı yolculuk uzadıkça artıyordu. Yere düşen biri olursa olay yerinde süngülüyorlardı. Yüzlerce Ermeni açlık ve susuzluktan ölmeye başladı. Irmak kenarlarına geldiklerinde bile, jandarmalar, sırf işkence olsun diye, su içmelerine izin vermiyorlardı. Çölün yakıcı güneşi yarı çıplak vücutları yakıyordu. Çölün sıcak kumunda çıplak ayakları yara içinde kalıyor, binlercesi düşüp ölüyor veya düştükleri yerde öldürülüyordu. Böylece başlangıçta sağlıklı insanlardan oluşan bir grup birkaç gün içinde, çaresizlik içinde bir lokma yemek arayan, yollarda buldukları ne varsa yiyen, maruz kaldıkları olaylardan akıllarını kaçıran, çektikleri sıkıntılardan hastalanmış ve sürekli olarak süngüyle, kırbaçla ve değnekle dürtülen bir iskelet sürüsü haline geliyordu.
Ve böylece, kafileler yol aldıkça, arkalarında tifüsten, dizanteriden ve koleradan ölen yaşlı erkeklerin ve kadınların, sırtlarında taşıdıkları, açlık ve susuzluktan son nefeslerini vermiş çocukların gömülmemiş cesetleri olmak üzere bir başka kafilenin kalıntılarını bırakıyorlardı. Bebeklerini, korunmak üzere yabancılara vermeye çalışan kadınlar vardı ve bunu yapamayan kadınlarsa, hiç değilse acı çekmeden ve rahatça ölsünler diye yavrularını kuyulara atıyorlar veya çalıların arkasına bırakıyorlardı. Geride bir mecidiyeye veya yaklaşık seksen cent'e köle olarak satılmakta olan ve alıcıların vahşi emellerine hizmet ettikten sonra fahişeliğe sürüklenen küçük bir kızlar ordusu kalmıştı.
Kalabalık, gömülmemiş veya bir bölümü gömülmüş cesetlerin yanına uzanmış, hasta ve ölmekte olan insanlarla dolu bir dizi kamp yerinden geçiyordu. Havada akbaba sürüleri onları izliyor, aç köpekler cesetler için birbirleriyle dövüşüyor ve kafileyi takip ediyorlardı. En korkunç sahneler ırmak kenarlarında, özellikle Fırat'ta gerçekleşiyordu. Bazen, ırmağı geçerken, jandarmalar kadınları suya itiyor, yüzerek kurtulmaya çalışan herkese ateş ediyorlardı. Bazen kadınlar namuslarını korumak adına, çocukları kucaklarında, kendileri nehre atıyorlardı.
Kongre Kütüphanesine ait bir fotoğraf
Bir konsolosluk raporunda "Haziran'ın son haftasında, Erzurum Ermenilerinden bazı gruplar müteakip günlerde sevk edildi ve çoğu güzergâh üzerinde vurularak veya boğularak katledildi" diye yazıyor. Fırat'a atılan zengin ve yaşlı kadın Madam Zarouhi nehirdeki bir kayaya sıkı sıkı tutunarak kurtuldu. Kıyıya doğru yüzmeyi başarabildi, Erzurum'a döndü ve bir Türk arkadaşının evinde saklandı. Erzurum'daki 'Rus Kent Birliği' üyesi Prens Argoutinsky'ye, askerlerin yüzlerce çocuğu nasıl süngüleyip daha sonra Fırat'a attıklarını, erkek ve kadınların nasıl çırılçıplak soyulup, birbirlerine bağlandıklarını ve nehre atıldıklarını hatırladıkça ürperdiğini anlattı. Dediğine göre, nehrin Erzincan civarındaki kıvrımında, binlerce ceset üst üste yığılarak bir barikat oluşturmuş, bundan dolayı da Fırat yatağını tahminen yüz yarda değiştirmiş."
Türk Hükümetinin "Ermenileri yeni evlere sevk etme" niyetinde olduklarını ciddiyetle belirtmeleri saçmadır; kafilelere gösterilen muamele Enver ve Talat'ın gerçek amaçlarının imha olduğunu açıkça göstermektedir. Bu iğrenç koşullarda güneye gönderilen kaç sürgün belirtilen yerlere ulaşmıştır? Tek bir kafilenin başından geçenler bile bu tehcir planının imha planına nasıl dönüştüğünün kanıtıdır. Söz konusu ayrıntılar bana doğrudan Halep Amerikan Konsolosu tarafından verilmiş olup, şu anda Washington'da Dışişleri Bakanlığında dosyalıdır. Çoğunlukla kadınlardan, kızlardan ve çocuklardan oluşan üç bin Ermeni, Haziran ayının birinde bir kafile halinde Harput'tan ayrılmıştı. Hükümet her zaman olduğu gibi, Bey'in komutasında yetmiş jandarmayı refakatçi tayin etmişti. Bu jandarmalar yine her zamanki gibi muhafız olmaktan çok, işkenceci ve infazcı idiler. Bey'in, Malatya'ya kadar güvenliği sağlaması için yalvaran kafileden 400 lira alması üzerine yola çıkmışlar; çok geçmeden onlara yiyecek sağlamak yerine onları jandarmaların merhametine bırakarak kaçmış gitmiş.
Bu perişan yolcular Bağdat hattı üzerindeki ilk istasyon olan Ras-ül-Ayn'a kadar çok korkunç olaylara maruz kalmışlar. Jandarmalar önden giderek, dağlardaki yarı vahşi aşiretlere birkaç bin Ermeni kadın ve kızının yaklaşmakta olduğu haberini hemen yetiştirmişler. Araplar ve Kürtler kızları kaçırmaya başlamış, dağlılar onlara tekrar tekrar tecavüz etmişler ve jandarmalar da seks âlemine bizzat katılmışlar. Kafileye eşlik eden birkaç erkek teker teker öldürülmüş. Kadınlar paralarını, ağızlarında ve saçlarının arasında saklamışlar; bu yolla saklayabildikleri paralarla at satın almışlar, ama daha sonra bu atları Kürtlere çaldırmışlar. Sonunda, on üç gün boyunca sorumlu oldukları insanları soyan, döven, tecavüz eden ve öldüren jandarmalar hepsini kendi haline bırakmışlar. İki gün sonra Kürtler de partiye katılmış ve hala hayatta kalmayı başaran erkekleri bir araya toplamışlar. Yaşları 15 ila 90 arasında değişen yaklaşık 150 erkek bulmuşlar, onları hemen uzağa götürmüş ve hepsini doğramışlar. Fakat aynı gün Sivas'tan gelen bir başka kafile Harput'tan gelen kafileye katılmış, böylelikle sayıları 18,000'e çıkmış.
Bu sefer başka bir Kürt Beyi komutayı almış ve aynı mevkii elde eden tüm adamlar gibi o da bunu yağma, zulüm ve cinayet için uygun bir fırsat olarak ele almış. Kürt Reis tüm takipçilerini dağlardan çağırmış ve onlara bu büyük Ermeni grubuna ne isterlerse yapabileceklerini söylemişler. Günler ve geceler boyu, en güzel kızlar kaçırılmış; bazen bu kızlar geri dönmeyi başarabilmiş ve başlarından geçenleri anlatmışlar. Ayrıca yürüyüşçüleri izleyemeyecek kadar yaşlı ve zayıf ve hasta olanlar hemen öldürülmüşler. Bir köye ulaştıklarında oranın serserilerinin Ermeni kızlarına saldırmalarına göz yumuluyormuş. Giderek küçülen bu kalabalık Fırat'a vardığında 200 erkek cesedinin suda yüzdüğünü görmüşler. O zamana kadar sürekli soyulduklarından artık üzerlerinde yırtılmış giysilerinden başka hemen hiçbir şey yokmuş, ama Kürtler onları da almışlar ve kafilenin büyük bölümü beş gün boyunca kavurucu çöl güneşinin altında neredeyse çırılçıplak yürümüş. Sonraki beş günde de bir lokma ekmekleri veya bir damla suları bile kalmamış. "Yolda binlercesi kırıldı," diye yazıyor rapor, "dilleri odun kömürüne dönmüştü ve beş günün sonunda, nihayet bir çeşmeye rastladıklarında, bütün kafile oraya doğru koşturdu. Lakin oradaki polisler bir damla su bile almalarına izin vermedi. Amaçları bir kupa suyu 3 liradan satmaktı ve bazen parayı aldıktan sonra bile suyu vermiyorlardı. Başka kuyuların olduğu sair bir yerde bazı kadınlar kendilerini kuyuya attı, fakat su çekmek için ne bir kova vardı ne de ip. Bu kadınlar boğuldu ve buna rağmen geride kalanlar o kuyudan su içti, kuyunun içi cesetle doluydu ve bu cesetler suyu kirletiyorlardı. Bazen kuyular sığ olduğunda ve kadınlar aşağı inip çıkabildiğinde, öbür insanlar susuzluklarının bir nebze olsun gidermek için onların ıslak, kirli elbiselerini yalıyor veya emiyordu. Bir Arap köyünden geçiyorlardı ki Araplar onlara merhamet edip, birkaç parça kıyafet verdiler. Bu insanlardan hala parası olan kimileri kıyafet alabildi; lakin bazıları da ta Halep'e kadar çırılçıplak vaziyette gitti. Zavallı kadınlar utançlarından neredeyse yürüyemiyorlar, iki büklüm ilerliyorlardı."
On yedinci gün bir avuç yaratık Halep'e varmıştı. 18,000 kişiden oluşan kafileden sadece 150 kadın ve çocuk ulaşmayı başarmış. Kalanlardan en güzel olanlar Kürtlerin ve Türklerin tutsakları olarak hala yaşıyorlardı; diğerleri ölmüştü.
Bunun gibi dehşet dolu şeylerden, ayrıntılara girmeden de olsa, söz etmemin tek nedeni, İngilizce konuşan kamuoyunun Türk olarak bildiğimiz bu ulusun ne olduğunu anlamalarıdır. Korkunç ayrıntıları aktarmadım, çünkü bu Ermeni erkek ve kadınlarının karşılaştığı sadistçe tutumları olduğu gibi anlatmaya kalksam, herhangi bir Amerikan yayınevi bunları yayınlamazdı. Bu zavallı insanlar her gün, ancak insan aklının en sapkın içgüdülerinin tasarlayabileceği suçlarla ve ancak en alçak hayal gücünün tasavvur edebileceği zulüm ve adaletsizliklerle yüz yüze kaldılar. Tüm insanlık tarihinin bunun gibi korkunç olayları hiç yaşamadığına eminim. Geçmişteki büyük katliamlar ve zulümler 1915 yılında Ermeni ırkının çektiği acılarla karşılaştırıldığında önemsiz kalır. On üçüncü yüzyılın başlarında Albigensiyanlar'ın boğazlanması tarihteki en acılı olaylardan biri olarak sayıla gelmiştir hep. Fanatizmin bu örneğinde yaklaşık 60,000 insan öldürülmüştür. Aziz Bartholomew katliamında yaklaşık 30,000 insan yaşamını kaybetmiştir. Bu tür zalimliklerden biri olarak görülen Sicilya Akşam Duaları 8.000 kişinin imhasına yol açmıştır. Torquemada'nın yönetimindeki İspanyol Engizisyonu hakkında ciltlerce kitap yazılmıştır, ancak onun yönetiminde geçen on sekiz yıl boyunca yalnızca 8,000 kadar insan öldürülmüştür. Belki de tarihte Ermeni tehcirlerine en çok benzeyen olay, Yahudilerin Ferdinand ve Isabella'nın yönetimindeki İspanya'dan atılmalarıdır. Prescott'a göre, 160.000 insan yerlerinden yurtlarından edilmiş, Afrika ve Avrupa'ya yayılmıştır. Yine de tüm bu sözü geçen zulümler, en az 600.000 belki 1.000.000 insanın yok edildiği Ermeni tehcirleriyle karşılaştırdığımızda oldukça sıradan ve basit kalmaktadır. Bu geçmiş katliamları, Ermeni mezalimine yön veren zihniyetle karşılaştırdığımızda, belki mazeret olarak görebileceğimiz bir özelliği vardır: hepsi dinsel fanatizmin ürünüdür ve önayak olan insanların çoğu, Tanrılarına içtenlikle hizmet ettiklerine inanıyorlardı. Ermenileri Allah'a hizmet ettiklerini düşünerek kılıçtan geçirenlerin muharrik gücü de hiç kuşkusuz dini fanatizmdir, fakat suçu gerçekten tasarlayan adamlar için böyle bir şey söz konusu değildir. Onların neredeyse tümü, ne Hıristiyanlığa ne de İslamiyet'e saygıları olmayan ateisttiler ve onları harekete geçiren şey, soğukkanlılıkla, kurnazca güdülen devlet politikasıydı.
Ermeniler bu ülkeyi sadece Türklerin ülkesi haline getirme politikasından acı çeken yeğâne halk değildir. Ermeniler hakkında aktardığım öyküyü biraz değiştirerek Rum ve Süryaniler için de anlatabilirim. Aslında Rumlar bu millileştirme ideasının ilk kurbanlarıdır. Avrupa Savaşı öncesindeki birkaç ay boyunca Osmanlı Hükümetinin Anadolu'nun kıyıları boyunca Rum tebaalarını nasıl tehcire başladıklarını anlatmıştım. Bu zulümler Avrupa veya Birleşik Devletleri tarafından az ilgiye nail olmuştu, ancak üç ya da dört aylık zaman diliminde 100,000'den fazla Rum, Ege kıyılarında çağlar boyu yaşadıkları yurtlarından sökülmüş ve Yunan Adalarına ve içerlere götürülmüşlerdir. Bunların iyi niyetli sevkiyatlar olduğu söylenebilir; yani, Rum mukimler fiilen yeni yerlere taşınmışlar ve topyekûn bir katliama uğramamışlardır. Muhtemelen uygar dünyanın, Türklerin ileride sadece Rumlara değil, Ermenilere, Süryanilere, Nesturilere ve başka tebaalara uygulamaya karar verdikleri bu sevkiyatlara karşı çıkmamasının tek nedeni budur. Gerçekten, İstanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey, sekreterlerimden birine, Rumların son derece başarıyla sürüldüklerini, dolayısıyla aynı yöntemi imparatorluktaki diğer bütün ırklara uygulamaya karar verdiklerini bizzat anlatmıştı.
Dolayısıyla Rumları şehitlikleri, savaşa denk gelen dönem ve 1915 yılının ilk aylarında başlayan dönem olmak üzere iki dönem içermektedir. Birincisi temel olarak Anadolu'nun deniz kıyısında bulunan Rumlara yöneliktir. İkinci dönem Trakya'da ve Marmara Denizi'ni çevreleyen topraklarda, Çanakkale ve İstanbul Boğazı'nda, daha sonra Karadeniz kıyılarında yaşayan insanları etkilemiştir ve buralarda sayıları birkaç yüz bini bulan insan Anadolu'nun içlerine gönderilmiştir. Türkler Ermenilere karşı uyguladıkları şeylerin hemen hemen aynısını Rumlara karşı da uygulamışlardır. İlk başlarda Rumları Osmanlı ordusuna kabul etmiş, daha sonraları onları amele taburlarına ayırmaya, Kafkasya ve başka yerlerdeki yol inşaatlarında kullanmaya başlamışlardır. Binlerce Rum askeri, aynı Ermeniler gibi, soğuktan, açlıktan ve başka yokluklardan dolayı ölmüştür. Rum evleri silah bulma bahanesiyle teker teker aranmış, Rum erkek ve kadınlar aynı şekilde dövülmüş ve işkenceden geçirilmiştir. Rumlar da mecburen neredeyse hiçbir şeyleri kalmayacak şekilde resmi taleplerle yüz yüze bırakılmışlar ve bunları kabul etmek zorunda kalmışlardır. Türkler Rum tebaaları Müslüman olmaya zorlamaya çalışmışlardır; Rum kızları, aynı Ermeni kızların gibi, kaçırılarak Türk haremlerine kapatılmışlardır; Rum erkek çocukların kaçırılmış ve Müslüman evlere yerleştirilmişlerdir. Rumlar, aynı Ermeniler gibi, Osmanlı Hükümetine sadakatsizlikle suçlanmışlardır; Türkler onları Marmara'daki İngiliz denizaltılarına erzak sağlamakla ve de casusluk yapmakla itham etmişlerdir. Türkler ayrıca Rumların Osmanlı Hükümetine sadık olmadıklarını ileri sürerek ve ülkede yaşayan Rumların Yunanistan'ın bir parçası olacakları günü beklediklerini dile getirmişlerdir. Bu son suçlamalar kuşkusuz gerçekti; Rumların, Osmanlının elinde beş yüzyıl boyunca tarifsiz acılar çektikten sonra, topraklarının anayurdun bir parçası olacağı günü iple çekmeleri insanı şaşırtmaz. Ama Türkler aynı Ermeniler yaptıkları gibi bunu bir fırsat sayıp tüm Rumlara vahşice saldırdılar. Rumlar her yerde gruplar halinde toplanmış ve jandarmaların sözde koruması altında, içerlere nakledilmişlerdir. Bu yolla ne kadarının dağıtıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, tahminlere göre bu sayı 200,000 ile 1.000.000 arasında değişmektedir. Bu kafileler büyük sıkıntılar çekmiş fakat Ermeniler gibi genel anlamda katliamlara uğramıştır ve bu konuda çok şey duyulmamış olmasının sebebi büyük ihtimalle bu yüzdendir. Türklerin onlara gösterdikleri bu dikkatin nedeni kuşkusuz merhamet ya da acıma duygusu değildi. Rumların, Ermenilerin tersine, onların refahıyla yakından ilgilenen bir hükümetleri vardı. O tarihlerde Tötonik İttifak arasında Yunanistan'ın savaşa İtilaf kuvvetlerinin yanında gireceğine dair genel bir endişe vardı ve Anadolu'daki Rumlara yönelik topyekûn katliam, Yunanistan'da öylesine bir ruh hali yaratacaktı ki Alman yandaşı kral ülkesini savaşın dışında uzun süre tutamayacaktı. Dolayısıyla, Osmanlının Rum tebaalarını Ermenilerin başına gelen felaketlerden uzak tutan tek şey bu devlet politikasıydı. Fakat onların acıları da derindir ve uygar dünyanın Türkleri sorumlu tutacakları suçlar dizisinin bir başka bölümünü oluşturur.
